9.26.2008

Huzur bu olsa gerek..

Düşünmeden yaşamak, zamanın tadını çıkarmak, umarsızca kendi halinde, zararsız... İnsanın kendisini artılarıyla eksileriyle kabul ederek, kendini severek, kendini affederek, sil baştan yaptırmadan yaşama sıkı sıkı bağlanması...

Saçmalıyorum düzgün bir cümle bile kuramıyorum şuan da. Göz kapaklarım ağırlaştı hala dün geceden kalma yorgunluk üzerimde.

Yıllardır kendimi hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Alışkanlığa dönen ilişkimle yüz yüze gelmek beni rahatlattı. Yüzleştim kendimle başbaşa kaldığımda tabiki onunlada. Kötü bir alışkanlık gibi zararlı ama vazgeçilmez görünüyordu. Artık ne zarar var nede enkaza dönmüş onsuz yapamam düşünceleri. Tarifsiz bir huzurla yoluma bakıyorum. Bu hayat artık benim umarsızca kimseyi düşünmeden yaşamak istiyorum.

Dışarda bahardan kalma bir güneş ( burada 4 mevsim yağmur var ), fonda güzel bir müzik, masamda kahvem tabağımda "cookie":)
Huzurluyum!

6.29.2008

WİMBLEDON TENİS

Wimbledon Tenis Turnuvaları !!! Muazzam bir organizasyon !
Geçtiğimiz cuma günü bir arkadaşımla birlikte Wimbledona tenis izlemeye gitmek istedik ama ne mümkün. Saat 12 00 da başlayan maçlar için meğer sabahın köründe oraya gidip saatlerce sıra bekledikten sonra biletlerimizi almamız gerekiyormuş. Biz saat
11 00 da oradaydık ve binlerce insandan oluşan kalabalığı görünce şansımızın hiç olmadığını anladık, zaten görevlileden biri gelip saat
16 00 a kadar içeri girmemizin mümkün olmadığını söyledikten sonra benim bütün umutlarım suya düştü ve kararımızı değiştirip evlerimize dönmeye karar verdik. Ama bu burada bitmemeliydi. İngilteredeydim hatta Wimbledona 15 dk lık uzaklıkta ( Putney ) yaşıyordum kesinlikle gitmeliydim. Bunun üzerine ertesi gün erkenden oraya gitmeye ve gerekirse saatlerce olsa bile beklemeye karar verdik. Cumartesi sabahı arkadaşımın telefonu ile uyandım. Telefondaki ses uykusuzluktan (uykuya yenik düşülen an ki bu anı çok iyi bilirim maalesef :( )

Zuhalcim vazgeçsek bugün gitmesek olurmu diyordu bana . Normalde uykusuna çok düşkün olan ben bunun üzerine birden ayıldım ve bunun kesinlikle olamayacağını en geç saat 6 30 da Wimbledonda buluşacağımızı söyledim. İyikide bu kadar kararlı olabilmişim:) Saat 7 sularında Wimbledon da tenis turnuvalarının yapıldığı alana gelmiştik ama ne yazık ki bizden önce bir sürü insan gelmişti bile hatta kimileri çadır kurup geceyi orada geçirmişlerdi.
Bu kadar sistemli bu kadar güzel bir organizasyon hayatımda görmedim. Organizasyonda yüzlerce çalışan vardı bizler alana girdiğimizde düzgün bir sıra halinde çimlere yayıldık saat çok erkendi ve en az 3-4 saat kapıların açılmasını bekliyecektik. Ama çalışanlar sayesinde herşey o kadar sistemliydiki bizelere sıra beklerken numaralar dahi verildi kapılar açldıktan sonra sıra ilerlerken her adım başına konulan görevlilerin arada sırada numaraları kontrol etmesi sayesinde binlerce kişi düzgün bir şekilde giriş kapılarına yönlendirildi. Saat 11 30 gibi içerideydik bana hala uyuyormuşum da rüyadaymışım gibi geliyordu:) Neyseki gerçekti !!! İçeride biri center court olmak üzere 20 tane tenis courtu bulunmakta.
Çok büyük bir alana kurulmuş ve aradığınız herşeyi bulabilirsiniz içeride. Çeşitli restorantlar, kafeler, çimler:), piknik alanları, hediyelik eşyalar alabileceğiniz büyük bir mağaza, dondurma stantları, içecek stantları ve tabiki wimbledon tenis in vazgeçilmezi ( bakmayın tabiki dediğime bende yeni öğrendim ama gelenekselmiş ) kremalı çilek stantları... Çok kalabalık olması nedeniyle courtlarda yer bulmayan insanlar için center courtun (en önemli maçların oynandığı court fiyatı diğer courtlara göre çok daha pahalı ve sadece ilk 500 bileti için kura çekiliyor ve kuradaki talihliler alabiliyor diğer bileteri ise özel biletler isteyen herkes alamıyor ne yapmak lazım almak için henüz bende bilmiyorum.. ) dış cephesine yeleştirilmiş plazma ekrandan maçlar izlenebiliyor.

Harika bir gündü güneş yanıkları dışında.

Akşam eve dönerken amele yanığının benim yanıklarımın yanında halt edebileceğini ve korkunç göründüğümü ama yinede bu günü yaşadığım için çok mutlu olduğumu yorgun olmama rağmen suratımdaki sırıtmaya engel olamadığımı farkettim...

6.12.2008

BEBEĞİME..seni çok özledim

Uzun bir zamandan sonra yeniden yazıyorum. Koşuşturmaca bitti Londra ya iyice alıştım. Yeni insanlar, yeni mekanlar, farklı bir kültür, ingilizce, ailem, özlemlerim derken, yazıcak birçok konu olmasına rağmen yazmaya vakit bulamadım. Nerden başlasam... ne anlatsam.. Öncelikle Şakirimi (kedim) çok özledim. 6 aylık ayrılıktan sonra nisan ayında evime gittiğimde Şakirim beni beklemiyordu, bebeğim yaşamıyordu halbuki ayrılırken onu birdaha göremeyeceğimi hiç düşünmemiştim. Beni Türkiye ye bağlayan tek canlının kedim olduğunuda bilmiyordum. Ailemi çok sevmeme ve özlememe rağmen onlara bu kadar öfkeli olabileceğimi, herşeye rağmen üzülmesinler diye öfkemi saklamaya çalışacağımı, erkek arkadaşımın (ki artık değil) bana bu kadar yabancı olabileceğini, hergece kedimi Türkiyede bırakıp buraya geldiğim için boğazımın düğümleneceğini ve vicdan azabı çekeceğimi onun hastalanmasından kendimi sorumlu tutacağımıı hiçmi hiç düşünmemiştim. Ayrılrken bunları yaşayacağımı bilseydim buraya gelirmiydim ? İmkansız !!! Buradaki hayat güzel ama kaybettiklerimin yerini daha doğrusu bebeğimin, şakirimin yerini hiçbirşey dolduramaz. Şuan onun mırıltısını tekrar duyabilmek için herşeyimi veririm. Sen çok seviyorum ve çok özledim bitanem...